15 Nisan 2026 Çarşamba








Üzerine bastığım toprağa olduğum gibi bıraktım kendimi. Yerle yeryüzüyle bir olmaya niyetleniyorum. Yaprakların türlü yeşillikleriyle çevrelenmiş bir mekan, içerde miyim dışarda mı fark edemiyorum. İhtişamlı kavisli pencereler, camdan daha şeffaf sanki, varla yok arası. Nefes alan, dışarıyı içeriye taşıyan bir oluş, o her ne ise… içerdeki yaşamsal güç ise dışarıya taşıyor. Bu yaşam enerjisini iliklerime kadar hissetmek ve onun üzerinden bedenimin iyileşmesine izin vermek istiyorum. İyileşebilirim, ağrılarım azalır ve bedenim kendini yenileyebilir. Buna inanabilirim. Buna inanmaya ihtiyacım var. İyiyim ve daha iyi olacağım.

Uzunca bir nefes alıyorum, soluğuma odaklanmaya çalışıyorum, spor hocamın öğrettiği gibi onu karın boşluğuma itiyorum ve nefesimi takip ediyorum. Oksijenin hücrelerime kadar ulaştığı ve orada enerji dönüşümlerini gerçekleştirdiğini hayal ediyorum. Adını hatırlayamadığım biyolojik dönüşümler, sihirli varoluş. Hücrelerimiz yirmi bir günde bir yeniliyormuş kendini, yeni ve sağlıklı hücrelerle yeni ve sağlıklı bir beden tahayyülü hiç de gerçek dışı gelmiyor. Her bahar yenilenen bitkiler gibi döngüye olumlu bakışla göz kırpıyorum. Bir süre içinde tut nefesi, bir, iki, üç, dört ve serbest bırak aynı yavaşlıkla… meditasyonu beceremeyen bilincin kendini ikna aşamaları… ne kadar süre geçtiğinin farkında olmadığım anlar, benim dışımda olanların yaşamsal gücünü hayal etmeye niyetleniyorum. Birbirlerinin arasından, üstünden, altından geçerek gözüme gelen formlar. Elimin altında toprağın yüzeyinde yavaşça ilerlemiş bir sarmaşık, insan gözünün fark edemeyeceği kadar düşük bir frekansla salınarak sonsuz dansını bir gülün dalından başka bir bitkinin dalına, ulaşabildiği yüzeylerde tutunmuş. Zafer... Çiçeklenerek çokladığı güzellik beni benden alıyor. Hanımelinin kökünden aldığı suyu en uçtaki yaprağa kadar taşıyan hücrelerini duyumsuyorum. Birbirleriyle yarışırcasına coşmuş bitkilerin oluşturduğu ortam huzur verici. Yarış…

Bu satırları yazmaya koyulduğumda dilimden dökülen kelimelerin insan merkezli belleğimden geliyor olması, beni öyle zorluyor ki toprağa oturduğum ve dışımdaki canlıları dinlemeye onlarla bir olmaya niyetlendiğim deneyimin söze dökülmesini olanaksızlaştırıyor. Oysa onlar, yarışmak, zafer elde etmek türünden hiyerarşik bir yapıdan azade değiller mi?



15.03.2026

içindeyim, arasında..

 





içindeyim, arasında..


Kendini önceleyen resimsel imgelerin sanatsal formların tersine

mimari öğelerin olmadığı ancak yine de bir çatı etkisi yapan, saran sarmalayan ve varlığı mekanla bir kılan bir estetik duyum. Varlığı özne konumundan sıyıran, mekanla, içinde bulunduğu ortamla bir oluş haline getiren bir imgelem karşılıyor bizi. “Hem suyum, hem toprak, hem bitki, hem bir toz zerresi hem de aynı anda hepsiyim” der görsel bize ve bizi kucaklaşmaya davet eder. Gözü, gözleyen konumunda dışarda bırakan, dikeyde yükselen bir formdan hiyerarşik bir yapıdan ziyade yatayda yayılan geçici yaşamsal varoluşlar seviyesinde eşitler.


Bedenim içinde bulunduğum mekanım, yeryüzünde tezahür edebilmemin şartı iken; Ben’in(benliğin) içinde bulunduğu bedenin dışındakileri öteki olarak yorumlamadan bir olabilmek mümkün mü?


Bu sorumun dayanaklarını bazı tanımlamaları yapmaya çalışarak açmak istiyorum. Benliğin kurgusu kültür içinde ötekini gözlemleyerek oluşur der psikanaliz. Burada örnek alınan özneden kastımı Rosi Braidotti’nin İnsan Sonrası kitabından alıntılar ve çıkarımlarla daha rahat açıklayabilirim. Genel eleştirel teori bağlamında, "Beyaz, Batılı, Erkek, Heteroseksüel" figürü sadece biyolojik bir varlık değil; bir "evrensel ölçü birimi" veya bir "norm" olarak tanımlanır.


Lacan’a göre diğer canlılar gibi tanımına-yapısına uygun tamamlıkla doğmayan-eksik doğan ve eksik kalacak olan- insan yavrusunun Erk’in gösterdiği normu hedef almadan yani kendini öteki ile konumlandırmadan insan olmanın mümkün olmadığını savunduğu durumda, yatayda birlik olma hali nasıl mümkün olabilir?


Bu noktada (post-human) insan sonrasına yönelmek bana çok daha olumlayıcı geliyor. Kendini diğer tüm canlılardan üstün ve dışarıda gören hiyerarşiyi kollayan bir özne yerine, her şeyle bir ve sürekli dönüşüm halinde kendinden taşan bir insan sonrası kavramı. Teknoloji ve doğa ile kurduğu yatay bağlarla kendini yeniden yaratan, her an yeni bir "oluş" (becoming) içinde özgürleştirici bir kavram. Özgürleştirici çünkü; Braidotti, Potestas (İktidar/Erk) olarak tanımladığı hükmetmeye dayalı, dikey, otoriter ve kısıtlayıcı gücün getirdiği bugünün zorlu dünyasında(savaşlar, krizler vs.) yokoluş ve kıyamet senaryolarına alternatif olarak bu acının içinde hapsolmayı reddeden yatay, yaratıcı, kolektif ve dönüştürücü gücü- Potentia (Eyleme Gücü) direnişçi neşeyi önerir. Yaşam devam eder ve biz onun bir parçasıyız. Yazarak tartışmaya açmaya çalıştığım konunun önünde sonunda (ister istemez yine de bir tedirginlikle) z kuşağından oğlumun dünyanın sonuna dair konuşmalarımızda vardığı sonuca bağlamlandığımı görmek şaşırtıcı. ‘İnsanlar dünyanın var olması için gerekli değil, ve dünyadaki yaşamın devam etmesi için dinozorlar gibi insanların da bir noktada yok olması gerekiyor.’ Oğlum mu beni şekillendiriyor yoksa ben mi onu şekillendiriyorum? Oğlum diyerek sahiplenip üzerinde erk kurduğum dilimi dahi yeniden kurmalıyım, dil hiyerarşi yaratıyor. Ne de olsa “Yaşam devam eder ve biz onun sadece küçük bir parçasıyız!”



05.03.2026

2 Şubat 2026 Pazartesi

Suskun Söz ve Düğüm Kayıtları arasında nasıl bir kavramsal bağ var?


 Suskun Söz video enstalasyonu ve Düğüm Kayıtları sergisi arasındaki kavramsal bağ; belleğin katmanlaşması, unutmamak için bırakılan izler ve varlıkların birbirine olan derin bağlantısallığı üzerine kuruludur.

Bu iki çalışma arasındaki temel kavramsal bağları şu başlıklar altında detaylandırabiliriz:

1. Bellek ve Kayıt Tutma (Khipu Metaforu)

"Düğüm Kayıtları" sergisi, adını İnkaların düğüm atarak bilgi kaydettiği üç boyutlu iletişim sistemi olan Khipu metaforundan alır.

  • Düğüm Kayıtları: Sanatçının unutmamak veya unutulmamak için bıraktığı görsel ve Düşünsel izleri (düğümleri) temsil eder.
  • Suskun Söz: Bu kayıt sistemi içinde kelimelerle ifade edilemeyen, "dille kelimeyle söylenemeyenlerin" görsel ve işitsel bir aktarımıdır. Video, bu sessiz ama yoğun varoluşun "kaydını" tutar.

2. Akışkan Oluş ve Sabit İz Diyaloğu

Sergi genelinde sabit formlar (resimler, baskılar) ile akışkan süreçler (videolar) arasında bir diyalektik kurulmuştur.

  • Diyalog: "Düğüm Kayıtları"ndaki sabit monotype baskılar ve alıntılar içeren tül yüzeyler, geçmişin kalıcı işaretlerini simgelerken; bu yüzeylere yansıtılan Suskun Söz videosu, yaşamın sürekli değişim ve oluş (becoming) halindeki akışkanlığını temsil eder.
  • Katmanlaşma: Tüllerin şeffaflığı sayesinde video görüntüsü ile metinler üst üste biner; bu da geçmiş, şimdi ve geleceğin birbirinden ayrılmaz olduğu zamansal bir süreklilik yaratır.

3. İlişkisellik ve "Ağ" Kavramı

Her iki çalışma da Alfred North Whitehead’in "evrendeki her şeyin birbiriyle etkileşim içinde olduğu" fikrine yaslanır.

  • Bağlantısallık: "Düğüm Kayıtları"ndaki her bir düğüm farklı bir anlam ve ilişkiyi imlerken, Suskun Söz videosundaki doğal devinimler izleyiciyi bu "uçsuz bucaksız ağın" bir parçası olmaya davet eder.
  • Heterotopik Uzam: Projeksiyonun tül katmanları arasından geçerek mekana yayılması, izleyicinin kendi bedenini de esere dahil ettiği, farklı gerçekliklerin üst üste bindiği heterotopik bir uzam oluşturur.

4. Eşik ve "Ara"da Kalma Hali

Sanatçı, her iki çalışmada da izleyiciyi bir eşik (threshold) deneyimine çeker.

  • Suskun Söz, bilinen gerçekliğin ötesindeki potansiyellere açılan bir "umut kapısı" veya "portal" görevi görür.
  • Düğüm Kayıtları ise bu eşikte duran insanın, sınırsız evrendeki sınırlı konumuna rağmen "yapıp etme inadını" ve varoluşsal çabasını belgeler.

Özetle; Suskun Söz, "Düğüm Kayıtları" sergisinin kuramsal olarak tartıştığı "bellek sızıntılarını" ve "zamanın süreksizliğini", izleyicinin içinde nefes alabileceği atmosferik bir deneyime dönüştüren kilit bir bileşendir.

9 Aralık 2024 Pazartesi

Yeni bir dünya yapısını biçimlendirmenin eşiğinde olma coşkusuyla yaşama tutunmak!



 Sanat eserinin izleyiciye yaptığı şudur: Yeni bir dünya yapısını biçimlendirmenin eşiğinde olma coşkusuyla yaşama tutunmak!

Rüyalarda açık seçik görüldüğü sanılan mekanlarda bulunmuşluk hissi,  tüm detaylarıyla betimlenemese de bir imgesel mekânın varlığından şüphe edilmesine olanak tanımaz. Farklı uzamlardan ve farklı zamanlardan kopup birbirine eklemlenen anıların yarattığı mekân ve zaman algısı, tanımlanmış fiziksel bağlamların dışında olmasına rağmen yadırganmayan bir düzleme taşır benliği. Uzamsal varlığımızın üç boyutluluğuna tezatla sınandığımız iki boyutlu resmin olanaklarında, görsel algıyı merkeze yönlendiren çeşitli göndergelerin dayattığı canlı kırmızılarla titreşen hacimli kütle, tanımlanamazlığıyla bakışı öylece durduruyor. Durduğu anda kaçmak isteyen bir bakışın aksine gördüğünü özümsemek için soluklanan bir bakış bu. Merkezde yer almasının yanında kendine özgü bir dinamizmin yarattığı çekimsel gücüyle algılananın ötesinde, izleyeni görünenin ardındakileri aramaya zorluyor. Şeffaf katmanların arasından görünen resimsel elemanlar, rüyasal düzlemlerden anlığa taşınan tanıdık mekanlar ve görünüp kaybolan imgeler ise gündüz düşlerinde parlayan kapının ardında kaybolma arzusu yaratıyor.

14.12. 2022


8 Mart 2016 Salı

“FOR ALL THAT PASSES, PASSES BY THE STAIRS, AND ALL THAT COMES, COMES BY THE STAIRS”


Aslıhan Kaplan Bayrak is concerned with spaces. She hints at the transition between cosmos and chaos by way of pulling order to the limits of disorder in expressionistically reflecting space onto her canvas. Built on the convex surface of the Earth according to Euclidean plane geometry spaces impose order on us, yet these same spaces evolve towards entropy as they are abstracted in the artist's canvases with her curves and her intersecting lines. Spaces that we create by halting the uninterruted infinity of  space-time are always drawn to lose their balance by virtue of their own nature. Such closed systems with no energy input would only follow the second law of thermodynamics and would cause chaos rather than order, or in other word increase entropy.  On the other hand, as per the earth's energy flows every form created is bound to be torn down. Consequently,  Aslıhan's spaces prompt us to reconsider our sense of space in that they disturb us. The moment we think we settle down, we feel that we become nomadic as the space evolves into disorder. While nomads move in all directions on earth, we the settled become nomadic where we are as the spaces we create get deranged.

Euclidean geometry's postulate that "parallel lines never intersect" was violated when Titanic sank. Viewed from a rescue boat, the ship will look beautiful in the dark of the night; yet, this beauty is interrupted by the 'horrible' angle that the ship's lights make with the surface of the ocean as it sinks. Besides the clear violation of this basic law of geometry, there exist nothing indicating that the ship has been damaged (Stephen Kern, Culture of Time and Space, Iletisim Publishing)In Aslihan's paintings there exist similar 'horrible' angles that attest to how the space has been damaged and is bound to sink. Yet, in these paintings that make us sense the disorder through the use of intersecting lines and curves, stairs hit our eyes as the though they are rescue boats themselves. For stairs are areas of exit/entry. In our settled lives, in the daily journeys that we make to settle down, we have to go through stairs. We journey through points that are symbols for being settled and order and we define ourselves through the settled points rather than the transitionary ones.  Spaces of transition, in other words, in-between spaces, are regions of uncertainty. And stairs are spaces that are open to coincidents as opposed to our homes which are spaces of calculability and predictability. Transition points where we can experience uncalculated encounters. Disorderly spaces against spaces where we experience order.

Stairs take us on vertical journeys by way of connecting earth's distinct planes to each other. The earth will manifest itself from very different angles as the stairs are carried onto varying planes. Stairs which remind us that we ourselves will change when we alter our conception of the space and the plane we exist on, as they disrupt the relationship of stability with the ground and the system, and notice that perspective is relative when we experience the earth from different angles.

Today, as we focus on ourselves and keep on falling in blind wells, we sense that stairs are an important aspect that bind the outside with inside. The outside is important. The absolute order of the interior, while destined to decay and fail, will continue to be part of life to the extent that it loses balance with what comes from the outside. Because life is a constant disruption of balance. Perfect balance is death.  Our balance will be constantly disrupted as we get exposed to powers on the outside and will regain balance with every step we take, and balance and unbalance will pursue each other as a perpetual movement. The stairs in Aslıhan's paintings invite us to walk; stairs, within the backdrop of the enclosed spaces destined to decay and fall, are rescue boats with which to build new balances.

Aslıhan makes us feel life's nomadic ways, its flow, with the stairs that prompt us to walk while encouraging to perceive space anew and in a different manner; that we will create novel and incalculable balances with life.

Stairs that connect distinct, various planes of perspectives to each other. Passages we need to traverse fast, stairwells; in Georges Perec's words "For all that passes, passes by the stairs, and all that comes, comes by the stairs" Aslıhan's paintings can be entered via the stairs, but stairs are inviting. In connecting planes with multiple perspectives through stairs, she has turned the stair into a conjunction; just as "and"s, stairs also connect her paintings to one another and stairs cease to be a "anonymous, cold and almost hostile places”. Perec is right: "For all that passes, passes by the stairs, and all that comes, comes by the stairs " (Life A User’s Manual, Georges Perec)

The intersecting lines  that defy Euclidian geometry and linear perspective provide an abstraction of destruction in Aslıhan's paintings where stairs  are the primary harbingers that signify a new emergence, a novel coming forth in space and time. But these in-between areas that we need to pass through to reach defined spaces with fixed identities also instill a level of anxiety as they are spaces of unpredictability. Stairs in apartment buildings, with their unpredictability, have always frightened us. We are to traverse the stairs before we can reach the secure environment of our overly-defined residences. Aslıhan Kaplan Bayrak, with her stairs, catches us in these in-between spaces and asks us to steer clear of the values attached to being settled and to reconsider the relationship we build with space in this context. In feeling her paintings, we understand that what is permanent is not the settled spaces but stairs.

RAHMİ ÖĞDÜL

*translation by Bade Uysaler